6 Şubat sabahını hatırlıyorum. Saatten çok, hissi kaldı aklımda. O tanıdık güven duygusunun bir anda çekilip alınışı. Telefon ekranına düşen ilk görüntülerle birlikte, yalnızca bir felaketin değil, uzun bir suskunluğun da başladığını hissettim.
Fotoğrafa hep inanmışımdır. Gerçeği tutabildiğine, en azından ona dokunabildiğine. Ama 6 Şubat’tan sonra bu inanç sarsıldı. Çünkü baktığım her kare, bir şeyi gösterirken başka bir şeyi mutlaka gizliyordu. Yıkılmış bir bina, geride kalan hayatı anlatmıyordu. Enkaz başında duran bir insan, kaybın ağırlığını taşımıyordu. Fotoğraf vardı ama acı, fotoğrafın kadrajına sığmıyordu.
Günlerce, belki haftalarca ekran başında görüntülere baktım. Aynı açıdan çekilmiş enkazlar, benzer yüz ifadeleri, benzer cümlelerle paylaşılan kareler… İlk başta her biri ayrı ayrı sarsıcıydı. Sonra fark ettim: Bakıyorum ama artık gerçekten görmüyorum. İşte o an ürktüm. Çünkü bu, acının azalması değil; benim alışmam demekti.
Toplumsal hafıza böyle kuruluyor galiba. Tek bir büyük an üzerinden değil, tekrarlarla. Fotoğraf bu tekrarın en güçlü aracı. Ama aynı zamanda en tehlikelisi. Çünkü her tekrar, biraz daha mesafe koyuyor. 6 Şubat’ı hatırlarken hissettiğimiz şey, zamanla bilgiye dönüşüyor. “Şu kadar bina yıkıldı, şu kadar insan hayatını kaybetti.” Sayılar yerini buluyor, duygular ise yavaşça geri çekiliyor.
Benim için asıl kırılma, dramatik fotoğraflardan çok, sessiz olanlarda oldu. Bir duvara yaslanmış tek bir sandalye. Enkazın ortasında kalmış bir perde. Kırık bir aynanın içinde hâlâ duran bir yüz yansıması. Bu kareler bağırmıyordu. Ama uzun süre bakınca, insanın içini kemiriyordu. Belki de hafıza dediğimiz şey tam olarak buydu: bağırmayan ama gitmeyen görüntüler.
Fotoğraf çekmenin ve bakmanın bir sorumluluk olduğunu 6 Şubat’ta daha net hissettim. Her kare, geleceğe bırakılmış bir iz. Yıllar sonra bu felaketi hatırladığımızda, o izlere bakacağız. Ve o izler bize yalnızca “ne oldu”yu değil, “biz buna nasıl baktık” sorusunun cevabını da verecek.
Kendime sık sık şunu sordum: Bu görüntülere neden bakıyorum? Yardım etmek için mi, anlamak için mi, yoksa sadece bakmış olmak için mi? Bu sorunun net bir cevabı yok. Ama şunu biliyorum: Fotoğrafla kurduğumuz ilişki, toplumsal hafızanın yönünü belirliyor. Eğer yalnızca en sarsıcı olanı tüketirsek, geriye yüzeysel bir hatırlama kalıyor.
6 Şubat’tan sonra fotoğrafa daha yavaş bakmaya çalışıyorum. Hızla kaydırmak yerine durmak, kadrajın dışını düşünmek, o kareden önce ve sonra ne olduğunu hayal etmek… Çünkü felaket bir an değil; uzun, ağır ve parçalı bir süreç. Fotoğraf bu süreci tek başına anlatamaz, ama doğru sorularla bakıldığında ona yaklaşabilir.
Unutmamak bir vaat gibi söyleniyor hep. Ben artık şuna inanıyorum: Unutmamak, sürekli hatırlamak değil; doğru yerlerde durabilmek. Fotoğraf da bana bunu öğretti. Bazen bakmak, bazen bakamamayı kabul etmek. Hafıza, bu iki hal arasında salınıyor.
6 Şubat’ı hatırlarken elimde kesin cevaplar yok. Ama elimde hâlâ rahatsız eden görüntüler var. Ve belki de bu iyi bir şey. Çünkü rahatsızlık geçmedikçe, hafıza canlı kalıyor.
Bir Cevap Yazın